Zaman gazetesi yazarlarının davasını başından beri takip etmeye çalışıyorum. 5-6 Temmuz’daki davada muhtemelen karar açıklanacaktı. Çünkü esas hakkındaki savunmalar neredeyse tamamlanmıştı. Bu yüzden yine Çağlayan Adliyesi’ne gittim. Yıllardır okuru olduğum yazarları bir kez daha görmek istedim. İki yıldır maruz kaldıkları haksız ve hukuksuz sürecin nasıl neticeleneceğine şahitlik edecektim. Onlar beni tanımasa da varlığımla manevi destekçileri olacak, kalbimden geçip dilime dökülen dualarımla Allah’tan yardım dileyecektim.

Perşembe sabahı Saat 10:30 civarı adliye koridoruna ulaştığımda Şahin Alpay ile Ali Bulaç’ı sohbet ederken gördüm. Şahin Hoca gür sesiyle Ali Bulaç’a takılıyor, tıkabasa dolu el çantasında neler olduğunu soruyordu. Bulaç’ın söyledikleri yüreğimi sızlattı. Daha 2 ay önceki duruşmada tahliye olmasına rağmen yeniden tutuklanma ihtimaline karşı hazırlıklı gelmişti Ali Bulaç. Çantasının bir gözünde çamaşırları, diğerinde ilaçları olduğunu anlatıyordu. Benim gözümde son derece trajik ve hüzünlü olan bu sahneyi onlar daha farklı yaşıyordu. Şahin Hoca, “Oğlum karar yarın çıkacak, bu acelen ne?” derken kahkahalarıyla koridoru inletiyordu.

Tutuksuz yazarlardan Nuriye Akman ve Lale Kemal kendi aralarında sohbet ediyor, ertesi gün çıkacak karar hakkında yorum yapıyordu. Anlayabildiğim kadarıyla bu tuhaf ve anlamsız sürecin kendilerini çok yorduğunu, artık bitmesi gerektiğini konuşuyorlardı. En çok da tutuklu yazar arkadaşlarının bu kez tahliye edilmesini diliyorlardı.

İYİMSER TAHMİNLER, KÖTÜ SENARYOLAR

Avukatlar, tutuksuz yazarlar, tutuklu yakınları, herkes cuma günü açıklanacak kararla ilgili tahmin yürütüyordu. Ortak temenni bütün yazarların beraat etmesi yönünde olsa da bu temenniler hemen konjonktür duvarına çarpıp dağılıyordu. Avukatlar bile hukuken suçsuz olduğuna yüzde yüz inandıkları müvekkillerine mutlaka ceza verileceğini düşünüyor, sadece cezanın miktarı konusunda tereddüt gösteriyordu. İyimser tahminler, kötü senaryolar havada uçuşuyor, ümitler korunsa da beklentiler azalıyordu.

Perşembe günü iki yazarın savunmasını yapmasıyla tamamlandı. Cuma sabahı yine adliye koridorundaydım. Avukatların kötümser tahminleri yazarları olumsuz etkilemişti. O gün Şahin Alpay da bir gün önce takıldığı Ali Bulaç gibi cezaevi çantasıyla gelmişti. Altan kardeşlere benzer şekilde müebbet hapis cezası verilirse Alpay ve Bulaç da tekrar hapse girecekti.

‘5 YIL ALIRSAM GÖBEK ATIP OYNAYACAĞIM’

Duruşma saatini bekleyen yazar yakınları daha gergindi. Kötü senaryonun gerçekleşme ihtimali ve bunun dilden dile dolaşması havayı iyice ağırlaştırmıştı. Ama Şahin Hoca yine kendine has tavrı ve gür sesiyle espri yapabiliyordu. “5 yıl ceza alırsam göbek atıp oynayacağım” derken kahkahalarıyla tedirgin bekleyenleri gülümsetiyordu. Ali Bulaç ile Nuriye Akman ise mahkeme kapısında ayaküstü psikoloji ve psikiyatri gibi bilimlerin hakikatini veya gerekliliğini tartışıyordu.

Ahmet Turan Alkan’ın yakınları bugün daha kalabalık gelmişti. İki yıldır hasret kaldıkları dünyanın en beyefendi insanını artık evine götürmek istiyorlardı. Derken saatler ilerledi, öğleden sonraki celsede yazarlar son sözlerini söyledi ve mahkeme heyeti karar için ara verdi. Yıl gibi geçen bir buçuk saatin ardından karar açıklandı. Mahkeme Başkanı “Ahmet Turan Alkan 8 yıl 9 ay hapis ve tahliye” dediğinde adeta küçük bir kıyamet koptu. Sevinç çığlıkları, alkışlar, şükür kelimeleri birbirini takip etti. Ali Bulaç’ın, Şahin Alpay’ın ceza almasına rağmen tekrar tutuklanmaması, İbrahim Karayeğen’in tahliyesi, Nuriye Akman, Lale Kemal, İhsan Dağı, Mehmet Özdemir ve Orhan Kemal Cengiz’in beraat etmesi mahkeme salonunu düğün salonuna çevirdi.

Herkesin gözünden mutluluk gözyaşları süzülüyordu ama bazıları hariç… 10 yıl 6 ay hapis cezası verilip tahliye edilmeyen Mümtaz’er Türköne’nin kısa süre önce evlenen kızı kahırdan ağlıyordu, Mustafa Ünal’ın lise çağındaki kızı üzgündü. Hangi teselli cümlesi o gözyaşlarını dindirebilir, kırılan gencecik gönülleri tamir edebilirdi ki?

GÖZLERİ DOLAN DAĞ GİBİ ADAMLAR

Dağ gibi adamlar, Ahmet Turan Hoca, Şahin Alpay, Ali Bulaç’ın gözleri dolu doluydu. Sevinçten mi? Sanmıyorum. Mutluluktan mı? İhtimal vermiyorum. Muhtemelen sebebi Ahmet Hoca’nın savunmalarında bahsettiği kahırdandı. Önceki duruşmada 1 yaşındaki torununu kucaklamasına izin verilmemişti. Cezaevinde 12 renkli kuru boyadan, cura bağlamasından mahrum bırakılmıştı. Hapiste olmasına değil, yokluğuna üzülen yakınlarına dertleniyordu iki yıldır. Ve az sonra koğuş arkadaşı Mustafa Ünal’ı Silivri’de bırakıp Bursa’ya, evine gidecekti. Sanırım gözlerinin dolması bundandı.

Ya Şahin Alpay! Ülkenin en liberal demokrat aydınına ‘darbeci’ yaftası takılmasına mı ağlasındı yoksa onlarca hastalığına rağmen sürekli ‘sağlam’ raporu verilmiş olmasına mı? Ali Bulaç hakeza! Kabinenin ve meclisin yarısı tedrisinden geçmiş adamlarla dolu olduğu bir dönemde 22 ay hapis yatmasına mı yansındı yoksa kendi yazdığı Kur’an tefsirinin cezaevinde kendisine verilmemesine mi?..

12 Eylül’de maruz kaldığı işkence ve darbe mağduriyetinden bu yana demokrasinin kitabını yazmış ve bunu bütün hayatıyla göstermiş Mümtaz’er Türköne ile en zor zamanlarda demokrasi ve hakkaniyet gereği yalnız kalma pahasına AKP’yi savunan Mustafa Ünal’ın hâlâ cezaevinde olmasına ise hepimiz gözyaşı döksek yeridir.