Wittgenstein’ın odası

Wittgenstein felsefe yapmayı odadaki bir adamın haline benzetir. Adam odadan çıkmak istemektedir ama pencereler yüksek, baca çok dardır. Oysa arkasını dönse kapının açık olduğunu görecektir.

Filozof buraya 1949 yazında, öğrencisi Norman Malcolm’un konuğu olarak gelmiş. Cornell Üniversitesi’ne on dakika uzaklıktaki evi bulmak için çok dolaşmak gerekmiyor. New York eyaletinin ıssız kır yollarında kuzeye doğru yol alıp Hanshaw Caddesi’ne kıvrıldıktan birkaç dakika sonra Orchard Sokağı’nın köşesindeki evin önündeyim.

Arabayı sokağın girişini kapatmayacak biçimde kenara çekiyorum. Ludwig Wittgenstein üç ay boyunca bu evin ikinci katında, karşımdaki ufak pencereli odada yaşamış. Yirminci yüzyıl felsefesini, hem de iki kere, temellerinden sarsan filozofun bir yaz mevsimini geçirdiği binaya mistik bir değer atfetmek için gelmedim buraya. (Sorulsa Wittgenstein bir felsefecinin yaşadığı evi görmeye gitmeyi saçma bulur, o ünlü cümlesiyle söylenirdi: “Leave the bloody thing alone!”) Wittgenstein’ın romanlara, filmlere konu olmuş mutsuzluğuna biraz daha yaklaşabilmek için buradayım.

***

Filozofun tutkuyla sevdiği nadir yazarlardan Tolstoy (Wittgenstein Birinci Dünya Savaşı’nda cephede okuduğu Rus romancıdan çok etkilenmişti) Anna Karenina’nın o ünlü açılış cümlesinde şöyle der: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz aileninse mutsuzluğu kendine özgüdür.” Wittgenstein’lar tam da öyle bir aileydi: Mutsuzlukları gerçekten hiçbir aileninkine benzemiyordu.

Ludwig Wittgenstein’ın üç erkek kardeşi intihar etti. İkisi (Rudi ve Hans) yirmili yaşlarda, üçüncüsü (Kurt) kırk yaşında. Hayatta kalan tek erkek kardeşi Paul, yeni yeni adını duyurmaya başlayan yetenekli bir piyanistken Büyük Savaş’ta bir Rus mermisiyle sağ kolunu yitirdi, ardından Sibirya’daki bir tutsak kampına gönderildi. (Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar romanı Paul’un kaldığı yerde geçer.)

Yahudi kökenli Wittgenstein ailesinin kızları ise Hitler’in elinden pazarlıkla kurtuldu. Aslında bu eve gelişi Wittgenstein’ın ilk Amerika ziyareti değil—1939’daki ilk New York yolculuğunun sebebi, Nazi subaylarıyla görüşüp kız kardeşlerini para karşılığında ülkeden çıkarmaktı. Tatsız anılar yüzünden o ilk okyanus aşırı yolculuğunu “berbat” diye anacaktı.

***

Wittgenstein’ın buradaki konukluğu başlangıçta sadece birkaç kişinin bildiği bir sırmış. Yüzyılın ortalarında filozofun yaşayan bir efsane olduğu düşünülürse, hocasının ilgiden rahatsız olacağını çok iyi bilen Norman Malcolm’un ziyareti herkesten saklaması şaşırtıcı değil. Haksız da sayılmaz: O yıllarda Cornell’de felsefe öğrencisi olan romancı William H. Gass (geçtiğimiz aylarda hayata veda etti), Wittgenstein’ı karşılarında görünce “Platon’u görmüş gibi” şaşırdıklarını anlatıyor. Malcolm’un evinin camından içeri bakarken gözü Wittgenstein’a ilişen, hayalet görmüş gibi afallayan bir başka doktora öğrencisinin şaşkınlığını tahmin etmek zor değil.

Okulun Felsefe Kulübü’nde yalnız bir toplantıya katılmış Wittgenstein. Gass, onu görünce bir berduşun meraktan toplantıya geldiğini düşünmüş. Bir başka öğrenci sahneyi şöyle anlatıyor: “Malcolm sanki yolda bulduğu haki pantolonlu bir serseriyi dışarıda üşümesin diye aramıza getirmişti.” Bir başkası Wittgenstein’ı binanın temizlik görevlisi sanmış. (Dâhi filozof efsanesini zenginleştiren bu anekdotların hepsinde doğruluk payı var.) Gass, Wittgenstein’ın felsefe tartışırken dayanılmaz bir yavaşlıkla konuştuğunu hatırlıyor: “Sanki bir piyano virtüözü prova yapıyordu.”

***

Norman Malcolm, Wittgenstein gemiden New York’a ayak bastığında sırtında ünlü çantasının olduğunu yazar anılarında. O çanta (ya da heybe) filozofun dünya savaşı boyunca başyapıtı Tractatus’u sakladığı, cepheden cepheye omzunda gezdirdiği çantadır. (Sebald da o çantayı bir romanında anar.)

Malcolm’un anıları, o yıllara ilişkin nadir belgelerden biri. Öğrencisinin aktardığına göre, Wittgenstein üç aylık konukluğu boyunca her gün felsefe tartışmış. Elbette beklenen huysuzlukları da olmuş: Hastalandığında “Avrupa’da ölmek istiyorum, buraya hiç gelmemeliydim,” diye bağırırmış. Yine de uysal bir misafirmiş Wittgenstein, “aynı” olduğu sürece ne yediğinin önemsiz olduğunu söylermiş. Elbette evin ufarak bahçesiyle de ilgilenmiş. (Akademik felsefenin sıkıcılığından kaçtığı dönemde bir manastırda bahçıvan yardımcısı olarak çalışmıştı.)

Amerikan mühendisliğine duyduğu merak ve “zihinsel vitamin yönünde zengin” bulduğu Amerikan polisiyelerine düşkünlüğü onu zinde tutmuş olmalı. O kadar ki, polisiye dergilerini dönemin en saygın felsefe dergisi Mind ile karşılaştırmış ve felsefi bilgelik aranacaksa bunun dedektif öykülerinin sayfalarında bulunabileceğini söylemişti. Wittgenstein “Kesinlik Üzerine”nin notlarını bu odada almış.

***

Onu tutkuyla okuduğumuz yıllarda belki de Wittgenstein’ı filozoftan çok bir sanatçı gibi görüyorduk. Tractatus’un her maddesini anlamak zordu ama o aydınlanmayı yaşıyorduk. Mantıkçı pozitivizmin kalesi olan Viyana Çevresi’nin çağrılısı olarak gittiği seminerde pozitivizm konuşmak yerine Tagore’dan şiirler okuyan bir felsefeciye hayranlık duymamak imkânsızdı. Örneğin Carnap, onun fikirlerinin bir bilim adamından çok bir sanatçınınkine benzediğini keşfettiğinde hayal kırıklığına uğramıştı ama Viyana Çevresi’nin Wittgenstein’a duyduğu hayranlık pek azalmadı.

Özellikle ailesinden kalan serveti dağıtması Wittgenstein’ı gözümüzde iyice büyütüyordu—parasının bir kısmını iki şaire, Trakl ve Rilke’ye bölüştürmüştü. (Sonradan yapay bulduğu Rilke’ye ilgisi azalsa da Trakl’a hep hayranlık duydu.)

Wittgenstein aynı anda hem mantıkçı hem mistikti (cümle abartılı görünse de basit bir gerçeği ifade ediyor). Akademinin hem içinde hem dışında, hayatın hem ortasında hem inzivadaydı. İnzivaları o kadar ünlüydü ki bir keresinde Türkiye’de çobanlık yaptığı söylentisi dolaşmıştı. Zaten öğrencilerine de akademide felsefe öğretmek yerine kol gücüne dayalı bir işle uğraşmayı (mesela çiftçilik yapmayı) öğütlüyordu.

***

Ludwig Wittgenstein buraya geldiğinde felsefe öğretmenin anlamsız olduğuna karar verip Cambridge Üniversitesi’nden istifa etmişti. Oysa 29 yaşında dönemin en etkin filozofu Russell’a, “Felsefenin problemlerini çözdüğümü düşünüyorum,” diye mektup yazdığında kendinden emindi ve bütün felsefe problemlerini kastediyordu.

Bugün 1949’daki halinden pek farklı görünmeyen evin ikinci kat pencerelerine, filozofun ‘oda’sına bakarken o ünlü benzetmesini hatırlamadan edemiyorum: Wittgenstein felsefe yapmayı odadaki bir adamın haline benzetir. Adam odadan çıkmak istemektedir ama pencereler yüksek, baca çok dardır. Oysa arkasını dönse kapının açık olduğunu görecektir.

Galiba Wittgenstein’ı asıl büyük kılan, bazılarımıza felsefi hakikatleri, bazılarımıza ise odadan çıkmayı öğretmesiydi. (“Felsefenin amacı sineğe şişeden çıkmanın yolunu göstermektir.”) Peki, gerçekten mutsuz bir insan mıydı? Son nefesini verirken, “Onlara söyle,” demişti hemşireye, “harika bir hayatım oldu.” Anılarını bu anekdotla bitiren Norman Malcolm, bence çok mutsuzdu, diyor. Wittgenstein’ın bütün yaşadıkları, yazdıkları ve yazmadıkları düşünülünce “Harika bir hayatım oldu” cümlesi gerçekten gizemli ve hüzünlü görünüyor.

Issız sokakta birden, dünyanın bu ucuna gelip kafası düşüncelerle doluyken akşam yürüyüşlerine çıkan filozofun mutsuzluğunu anlar gibi oluyorum. Küçük pencereleri güneşte parlayan odaya son bir kez bakarken felsefecilerin bir ömür boyu içinden çıkmaya uğraştıkları ‘oda’ ile mutsuzluk arasındaki  ilişkiyi düşünüyorum.

Tekrar anayola çıkıp güneye, kentin çıkışına yöneliyorum. Wittgenstein’ın odası dikiz aynasında ağaçların arasına karışıp gözden kayboluyor.