Son yılların çılgın modası olan ve özellikle gençler arasında yaygın bir iletişim dili haline gelen selfie ya da özçekim, tırmanışını sürdürüyor. Üstelik bu yeni moda iletişimde farklı üsluplar da gelişmeye başladı: Ayak selfiesi, yarım selfie (yüzün yarısı güzüken), çirkin selfie, seloteyp selfie (yüze bant yapıştırarak), ofiste selfie, yatakta selfie, mutfakta selfie… Bu yeni modanın tutkunları için üretilen selfie çubukları ise geçtiğimiz yıl dünyada en çok hediye edilen eşyalar arasında yer aldı. Ancak kullanıcıların hummalı tutkuları sebebiyle bazı önemli konser salonlarında bu çubuklar, diğer katılımcıları rahatsız ettiği gerekçesiyle yasaklandı. Her yerde fotoğraf çekmenin ve çekilmenin adeta sıradan bir hale gelmiş olmasından dolayı yetkililer, “Selfie konusunda söyleyecek bir sözümüz yok; ancak selfie çubuğu diğer katılımcıların sahneyi görmesini engelliyor.” diye açıklama getirmek zorunda kaldı.

Aslında son yıllara damgasını vuran bu çılgınlığın köklerini 1940’lı yıllara kadar götürebiliriz. Emrullah Ali Yıldız tarafından İstanbul Beyoğlu’nda açılan ve Görçek adı verilen bu stüdyo, 1994 yılına kadar yaklaşık yarım asır boyunca müşterilerine kendi fotoğraflarını çekme imkânı sundu. Patenti Fikret Kaftan’a ait olan bir sistemi kullanan bu stüdyoda tek yapmanız gereken, karşıdaki aynaya bakıp beğendiğiniz pozları, elinize verilen kablo deklanşöre basarak tespit etmek. Tıpkı stüdyonun ismi gibi gör ve çek.

Kabinde yapayalnız fotoğraf çektirmenin rahatlığı ve özgürlüğü o yıllarda insanları öyle etkiler ki kimi eğlenmek için, kimi kendine benzeyen doğal bir portreye sahip olmak için, bu stüdyoya gelmek ister. İçlerinde, hayranlık duydukları sinema artistleri gibi poz verip hayallerini bir nebze gerçeğe dönüştürenler de vardır, fotoğrafçı karşısında yakınlaşamayacağı kadar samimi poz verenler de… İşin büyüsü, fotoğraf çekenin bir yabancı değil de kendileri oluşundadır ve çoğu insan da bu büyünün etkisinde kalacaktır.

Hangi sebeple olursa olsun, insanların gösterdiği bu yoğun ilgi, stüdyonun yarım asra yakın ayakta kalmasını sağlar. Unutmayalım ki bugünkü gibi sosyal ağlar olmasa da fotoğraf, gelen misafirlere gösterilir, postayla gönderilir, eş dost arasında sıkça paylaşılırdı. İşte böylesi bir ortamda insanlar, fotoğrafçının yönlendirmesi olmaksızın verdikleri samimi pozları sosyal çevrelerinde ayrı bir keyifle paylaşmıştır. Bugünkü selfilerde olduğu gibi o fotoğrafları da bizim için ilginç kılan şey ise insanların fotoğrafçıya değil, kendilerine bakıyor olmasıdır. Bu portrelerin etkileyiciliği buradan gelmektedir. Selfie fotoğraflar bir kendini ortaya koyuş şeklidir. Tıpkı fotoğrafın erken dönemlerinden itibaren öz portrelerini çeken fotoğrafçılar gibi. Fikret Kaftan’ın da, Ali Yıldız’ın da o dönemde bu ince ayrımın çekiciliğini fark etmeleri oldukça dikkate değer.

Patentin sahibi olan Fikret Kaftan’ın Ankara’da açmış olduğu stüdyo hakkında fazla bilgiye sahip değilsek de Ali Yıldız’ın kendisinden devraldığı sistemle ilk olarak Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı’nın üstünde bir stüdyo açtığını söyleyebiliriz. Yıldız, daha sonra çalışmalara Balo Sokak’ta devam eder. Böylece insanlar selfie çekmek için bu stüdyonun yollarını aşındırarak aynanın arkasına gizlenen kamera sayesinde portrelerini ölümsüzleştirmişlerdir.

Peki, Beyoğlu’ndaki meşhur Foto Görçek’in kurucusu Emrullah Ali Yıldız kimdir? Kendisi Türk havacılık tarihinin önemli isimlerinden. Göklere tutkun olan ve Türk Hava Kurumu’nda tecrübe pilotluğu yapan Ali Yıldız’ın pek çok buluşu var. Bir kısmının patentini almış ise de pek çoğunu parasızlıktan alamamış. İçinde otomatik paraşütün de olduğu bazılarını yok fiyata satmış. Bu yüzden buluşları heba olan, sahip çıkamadığımız değerlerden biri. Kendisi “Evet, birçok icatlarımın yanında model uçak motoru imalatlarım da vardı. Bunlara çok emek verdim ama kıymet bilen olmadı. Helikopter patentini de 1956’da aldım. Ona da ilgi duyan olmadı. Dikey kalkış yapan Harrier’e benzer bir patent çalışmam daha olmuştu. İlgisizlik nedeniyle bunu da değerlendiremedim. Sonraki yıllarda Harrier uçağını görünce içim sızladı!” diyerek bizim de içimizi sızlatıyor.

Torunu Seha Özmen’in anlatımıyla Emrullah Ali Yıldız’ın heyecan verici karakteri bizi de etkisine alıyor: “Dedem stüdyoyu açtıktan sonra da çok uğraştı bu sistemi geliştirmek için. Kırk bin tane şey yaptı. Karaköy piyasasına gider, onu yaptırır, bunu yaptırır, yani makinelerle o kadar çok oynardı ki anneannem çıldırırdı. Para kazanmayı bilen bir adam falan değildi, para mevhumu yoktu. Hayatımın bütün yazlarını orada geçirdiğim için dedemi çok severdim. Enteresan bir insandı, canı hiç sıkılmazdı. Bir tane kendi kalkan helikopter yapmıştı, içine oturulup çalıştırılan. Kendi çizip burada sanayide yaptırmıştı. Bunun için küçük ağaçları kesti. Ayrıca dedemin kuşları, güvercinleri vardı. Onları uçurur seyrederdi. Ondan sonra da çizerdi. Kanatlarını falan açıp tek tek hepsini resimlerdi. Çok zeki bir insandı. Zekânın verdiği bir şey de vardı, aşırı uca geldiği için. Zaten tecrübe pilotluğu yapmak için çok korkusuz olmak lazım.”

Göklere tutkun bu korkusuz adam 1909 yılında Bursa Orhangazi’de dünyaya gelir. 1928 yılında Yeşilköy Tayyare Makinist Mektebi’ni, 1935 yılında Rusya Yüksek Planör Mektebi’ni, 1936 yılında da Moskova Motorlu Tayyare Mektebi’ni tamamlar. 1935 yılında Türk Hava Kurumu’nda uçuş öğretmeni olarak göreve başlar. 1942 yılından itibaren de mevcut görevine ilave olarak Türk Hava Kurumu Tayyare Fabrikası’nda tecrübe pilotluğu yapacaktır.

Ali Yıldız emekli olduğu 1948 yılından sonra atıldığı fotoğraf işini de aynı başarıyla yıllarca sürdürür. Kardeşi Neşet Yıldız da Bursa Atatürk Caddesi’nde Foto Yıldız adıyla bir stüdyo işleterek aynı sistemi orada uygular. Ardından pek çok şehirde benzer yöntemlerle çalışan stüdyolar peşi sıra açılır.

Fotoğraf tarihçisi Gülderen Bölük’ün bu yazısı ilk kez Aksiyon ve Zaman Panorama’da 06 Ekim 2015’te yayımlanmıştır.