Tarih okumalarıyla ilgili mektuplaştığım iki tarihçiyle temel yol ve yaklaşımlar üzerine kısa bir tartışma yaptım. Yazışmalar sonunda krallar, sultanlar, padişahlar, hükümdarlar gibi siyasi figürler ve olaylar üzerinden gidilecek yol ile, halkın ve toplumun yaşadıkları tecrübeler üzerinden alınacak mesafeler konusunda zihin açıcı keşifler imkanı buldum.

Kilise tarihçisi Prof. Dr. Bernd Moeller, gönderdiği mektubunda, “Hıristiyan ve Müslümanlar, her birinin “kutsal” ve “hakikat” gördükleri kitaplarını dikkate alırsak birbirleriyle akraba sayılırlar. Onların, yani İncil ve Kur’an’ın her birinin içinde her şeye gücü yeten bir Allah ile onun insanlarla ilişkisi yer alıyor.” diyerek kutsal kitapları da tarih okumalarının bir parçası sayıyor.

Moeller şöyle devam ediyor:

Biz diyoruz ki, her birimizin Allah ile bir ‘tarih’imiz var. Burada basit ve naif bir yöntem izleyerek tarihi hadiseleri sizin de belirttiğiniz gibi ‘bire bir’ ele alıp, geçmişi ve günümüzü üst üste koyabiliriz.

Ya da eski ve yeni zamanları karşı karşıya koyarak, her birini kendi şartları ve imkanları içinde değerlendirebiliriz. Şüphesiz bu daha isabetli. Günümüz Hıristiyan ilahiyatı prensipte ikinci yolu takip ediyor. Fakat bu seviyeye gelene kadar çok büyük gayret sarf edildi.

Din tarihçisi Prof. Dr. Wolfram Drews ise, “Tarihçiler için kutsal metinler de dahil bütün kaynaklar yalnız kendi tarihi bağlamından hareketle okunur” yaklaşımından hareketle, bir metnin içeriği ortaya çıktığı zaman dilimine göre değerlendirilir, doğrudan günümüzdeki insanlara hitap etmez tespitini yapıyor.

Drews, “Kutsal bir metin günümüzdeki inananlar için ne ifade eder sorusu, teolojik hermenötikin meselesidir. Hıristiyan teolojisi bu problemin çözümü için tarihselci eleştirel metodu geliştirdi. Ki buna göre İncil Antik döneme ait bir metin olarak ele alınıyor.” diyerek mektubunu şöyle sürdürüyor:

“Yani metnin içeriği Antik çağın zaman ufkuyla inceleniyor. Metnin ifade ettiği niyeti bugünkü toplumsal problemlerin ışığında günümüz açısından sürekli yeniden değerlendirmek ise Hıristiyan teolojisinin görevi. Buna göre İncil’in belli ifadeleri günümüz için gerekli görülmemektedir, iki kumaştan dokunmuş kıyafet giyme yasağı gibi. Artık Eski Ahit’deki dini emirlerin de Hıristiyanlar için ölçü olmadığı sık sık gündeme getirilirken, ahlaki prensiplerin veya etik emirlerin eskisi gibi gerekli olduğu yönünde açıklamalar yapılıyor. Bugünkü problemler ışığında burada da sözkonusu metnin içeriğinin günümüzdeki geçerliliği açısından değerlendirmeler yapılıyor, mesela kadının yeri veya çevreyi korumayla alakalı olarak. Romalıların deniz filosu kurmak için Akdeniz’in çevresindeki bütün ormanlık alanları yok ettiğinde, Nasaralı Hz. İsa’nın zamanındaki bu ekolojik felaketle ilgili niçin hiçbir şey söylemediği meselesi gibi. Buna, açıktan hiçbir şey söylemese de doğayı koruma ideali arka planından hareketle çevreyi korumanın Yeni Ahit’teki İsa’nın niyetiyle oldukça uyumlu olduğu şeklinde cevap veriliyor.

İslami kaynak metinler için de benzer bir hermenötik geliştirmek bilimsel bir İslam teolojisinin görevi. Bu yönde Ankara Okulu’nun geliştirdiği bazı tezler var. Angelika Neuwirth’in yürüttüğü Berlin-Brandenburg Bilim Akademisi (Corpus Koranicum) projesi de Kur’an’ı Geç Antik Dönem’e ait bir metin olarak analiz etmeyi deniyor. İslam teolojisi, metni tarihi eleştirel açıdan yorumlamak ve içeriğini günümüz açısından, yani Müslümanların yaşadığı bölgeleri (Almanya veya Türkiye, Suriye gibi) dikkate alarak değerlendirilmesi gerekir.

Mouhanad Korchide “Rahmet” idealini merkeze koyarak bunu denedi. Buna göre Kur’an’ın bütün ayet ve sureleriyle peygamber kıssaları, merhamet sahibi bir Allah mesajını verebilecek şekilde gözden geçirilip değerlendirilmesi gerekir.”

Demek ki tarihi hadiseleri nakletmek ayrı, kıssalardan ders çıkarmak ayrı. Tarihi hadiselerin veya kıssaların yaşandığı dönemi iyi araştırarak metinleri incelemek ayrı. Sıffin ve Cemel savaşlarında neler yaşandı, sebepleri nelerdi? Çanakkale Savaşı’nda 250 bin insan ölmek zorunda mıydı? Bu kadar şehit üzerinden zafer narası atmanın hikmeti nedir? Madem Ermenileri tehcir edeceksin, niçin gerekli önlemler alınmadı da yüz binlerce insan yollarda hayatını kaybetti? Bunun Stalin’in Ahıska Türkleri ve Volga Almanlarına yaptığından farkı ne? Günümüzde zulme maruz kalan insanların durumunu Hz. Musa ve Firavun benzetmesiyle anlatmak hangi probleme merhem oluyor? Soruları uzatabiliriz…

Kanaatimce sadece siyaset veya dini ve tarihi hassasiyetler üzerinden bir tarih okuması ve bu okuma üzerinden yaşadığı zamandan kopuk bir kimlik inşası bizi doğru bir sahile götürmüyor.

İnternet çağının dezenformasyon ve manipülasyon ağlarına maruz toplumlarında siyasi, iktisadi, sosyal açılardan sağlıklı bir bilinç geliştirmeden sadece dini hikâyeler Marks’ı haklı çıkarır. Din, kıssa ve öykülerden ibaret ve geçmişe dönük sanal bir dünya gibi sunulduğunda beyni uyuşturabiliyor.

Siyasi tarihle dini ve milli hassasiyetlerin öncelendiği bir tarih anlayışı tarihi olaylarla yüzleşmemizi zorlaştırıyor. 
 
Bilimsel analizlerin yerini basmakalıp dini değerlendirmeler alıyor. Tarihi kişi ve topluluklar, artık bir çeşit dokunulmazlık zırhına bürünüveriyor. 
 
Ayrıca bu yaklaşım şahıs kültünü de besliyor. İlke ve etik yörüngeli anlayış değil ‘kurtarıcı’ bir lider merkeze oturuveriyor. Sosyal ve ekonomik sıkıntılar, türlü kişilik bozuklukları yaşayan birçok fert, mevcut eksiklerini tarih, din ve bir lidere sığınarak telafi etmeye çalışıyor.