Başkan ekonomiyi sessize alabilecek mi

AKP, 1. Erdoğan hükümetine hiçte iyi bir ekonomi bırakmadı. Adeta dejavu yaşıyoruz. 90’lı yılların sorunlarına geri dönüldü. Oturup kalkıp döviz-faiz-enflasyon kıskacından nasıl kurtulacağımızı tartışıyoruz. Şimdi eldeki ekonomik göstergeler ışığında Erdoğan hükümetinin acil çözmesi gereken kısa vadeli sorunlar neler?

AKP çevresi 24 Haziran seçimlerinden önce şöyle bir tez işliyordu: Şu anda faiz, döviz ve hatta patates fiyatlarındaki anormal artış hep AKP düşmanlarının ve dış güçlerin oyunu. Seçimden sonra her şey normale dönecek. Ayrıca Türk tipi başkanlık sistemine de geçildi. Erdoğan ‘başkan olduktan sonra dövizle nasıl mücadele edileceğini göstereceğim’ diyordu. Hodri meydan. İş bilenin kılıç kuşananın…

Seçim bitiminin ardından ise birbiri ardına gelen zam haberlerine uyandı Türkiye. Anadolu Ajansı’nın zam haberlerini fiyat ayarlaması ya da fiyat güncellemesi olarak servis etmesi işin mahiyetini değiştirmiyor. Her ayın dördünde açıklanan enflasyon oranları ak koyunla kara koyunu birbirinden ayırıyor. Gerçi Sabah gazetesi yüzde 15,39’luk rekor enflasyonu ‘memur ve emeklilerin maaş zamlarını belirleyecek oranlar açıklandı’ şeklinde vererek uyuyan Türkiye’ye yeni bir masal anlatma denemesi yaptı ama enflasyon canavarı öyle medya perdelemesi ile sesi kısılacak ya da görünmez hale getirilecek bir yaratık değil. Ormanın kralı, kükrediği zaman sesini duymayan kalmıyor. Yazının sonunda bu konuya değineceğim.

Seçimlerden önce beni en çok şaşırtan husus hükümetin ekonominin görünümünü stabil hale getirememesi oldu. Ne dövizde ne faizde problemleri seçim sonrasına öteleyemediler. En zayıf koalisyon hükümetlerinin bile başardığı seçim öncesi ‘ekomomiyi sessize almaya’ AKP hükümeti güç geçiremedi. Örneğin Merkez Bankası’nın yüzde 5’e yakın faiz artışı erken seçim kararından sonra alındı. Buna rağmen beklenen rahatlama bir türlü yaşanmadı. Patates, soğan ve domates meselesi hakeza.

Hükümetin ekonomi gündemi uzun zamandan beri vizyoner değil. Adeta dejavu yaşıyoruz. 90’lı yılların sorunlarına geri dönüldü. Oturup kalkıp döviz-faiz-enflasyon kıskacından nasıl kurtulacağımızı tartışıyoruz. İhracatı ithalattan daha fazla yapmayı hedefleyen bir ekonomi alt yapısının maalesef edebiyatı bile yapılmıyor. Neyse, olan oldu. Şimdi eldeki ekonomik göstergeler ışığında Erdoğan hükümetinin acil çözmesi gereken kısa vadeli sorunları özetlemeye çalışalım:

İlk olarak her şeyin başı güven. Sadece uluslararası piyasalar değil yerli yatırımcılarda hükümete güvenmiyor. Sermayenin yurt dışına çıkma süreci devam ediyor. Yeni kabine, altı akılla doldurulmuş bir diplomatik atakla etkili çevrelerle temasa geçmeli. Sermaye göçü tersine çevirilmeli. Bu başarılamazsa Erdoğan yönetiminin başı beladan kurtulmaz. Çünkü 16 yıldır cari açığı dış borçla ve sıcak para sirkülasyonu ile kapattılar. Ellerinde yeni bir finans modeli olmadığına göre sıcak paranın akışının sürmesi hayati derecede ehemmiyet arz ediyor.

İkincisi dövizdeki oynaklık çok yüksek, yükseltilen faize ve yaz dönemlerinde yaşanan mevsimsel döviz bollaşması bile oynaklığı durduramadı. Bu sorunun çözümü birinci maddedeki ev ödevini iyi yapması ile irtibatlı. Ancak her türlü teminat verilse bile yabancı sermayeyi ikna etmesi kolay değil. Çünkü global piyasalarda hava değişti. Amerika ve Avrupa merkez bankaları düşük faiz politikasından vaz geçiyor. Gelişmekte olan ülkelere giden paralara yuvana dön çağrısı yapıldı. Arjantin, Rusya ve Brezilya’daki döviz oynaklığının sebebi de bu. Dolayısı ile küresel trend Türkiye’nin aleyhine. Bolluk dönemi bitmiş görünüyor.

Üçüncü olarak faizlerin kontrol altına alınması gerekliliği var. AKP 16 yıllık iktidarı döneminde ne zaman dövize sıkışsa faizlerdeki birkaç puanlık artış rahatlama meydana getirirdi. Şimdi ise 1,5 ayda nerde ise yıllık enflasyon hedefi kadar faizleri artırdı ama piyasalar banamısın demedi. Buda faiz silahının eskisi kadar fonksiyonel olmadığı anlamına geliyorki suçu Merkez Bankası’na atmak ya da tek suçlu MB demek haksızlık olur. Faizleri etkisizleştiren MB’nin görünümünden ziyade hükümetin pozisyonunu değiştirmesi. Uluslararası reiting kuruluşlarının birbiri ardına Türkiye’nin kredi notunu düşürmesini AKP iktidarı sadece izlemek ve suçlamakla yetindi. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin demokrasi karnesindeki kırıkları artırması ‘siz kendi işinize bakın’ vurdumduymazlığı ile geçiştirilmeye çalışıldı. OHAL’in kaldırılması olumlu karşılansa da yeterli bulunacağını sanmıyorum. Çünkü Türkiye gemisi karadan o kadar uzaklaştıki geriye dönmek için daha komplike bir demokrasi paketine ihtiyaç var.

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Haziran ayında açıklanan enflasyon oranları için de birkaç kelam etmek isterim. Tüketici fiyatları bir ayda yüzde 2,61 oranında arttı. Geçen 16 yılda en yüksek Haziran enflasyonu ise 0,76. Rakam yıllık enflasyon hedefinin yarsından fazla. Yüzde 50-60 seviyesindeki hiper enflasyonlu yıllarda bile yaz dönemindeki enflasyonun yüzde 1 düzeyinde çıktığını biliriz. Mevsimsel etki ile bollaşan gıdalar enflasyonu Haziran ayından itibaren düşürürdü. AKP’de 2003-2017 arasında haziran enflasyonu ortalamada eksi çıkıyor, -0,15. Ancak bu sefer öyle olmadı. Öte yandan üretici fiyatlarındaki artış yıllık bazda yüzde 23,70 iken tüketici fiyatları yüzde 15,39 arttı. Aradaki fark yüzde 8,31. Tüketici fiyat endeksine göre Yüzde 53.99’luk bir açıklık söz konusu. Bunun anlamı, üreticiler fiyatları artırmasına rağmen talep yetersizliğinden dolayı bu artış perakende fiyatlara yansımamış. Deneyimlerimiz bu farkın kademeli olarak önemli ölçüde kapatılacağı yönünde. Yani tüketici fiyatlarındaki anormal artışın devam edeceği söylenebilir. Enflasyonda herkesi şaşırtan tırmanış, faiz oranı dahil tüm göstergeleri yeni baştan şekillendirecek. Döviz artışı ister istemez ithal girdili ürünlerin fiyatını değiştiriyor. AKP, ekonomi ile en büyük imtihanını bu dönemde verecek. Ama bu imtihanı verirken ‘dolar dolsa ne olur dolmasa ne olur’ tarzı ucuz hamasetten uzak durmasında büyük fayda var.