Bak arkana, kimi göreceksin!

Atina'nın koyu gölgeli sokaklarında kızlarıma insanların bize düşman olmadığını... anlatmaya çalıştım. Selamı sabahı kesenleri teselli görevimiz de olacağını... Ağız birliği etmişçesine sordular: "E. Amca'yı da mı baba?"

Monastiraki metro istasyonundan çıkar çıkmaz başınızı kaldırdığınızda sizi aynı adı taşıyan kalabalık bir meydan ve antik Zeus tapınağına yaslanmış Mustafa Ağa (Voyvoda) Camii’nin kemerli sütunları karşılar. Atina’daki ilk günümün ritüelidir: Kalabalık meydana değil, Akropolis yönündeki dar sokağa saparım. Önce sağ, ardından sol… Son gidişimde tekrar sağa döndüğümde şaşkınlığımı gizleyemedim: Fethiye Camisi yenilenmiş… Kırmızı tuğlalı güzelim taş işçiliğinin üzeri kum beji betonla örtülmüş.

Asıl büyük sürpriz biraz sonra. Atina’yı gezmeye başlamadan önce önünde soluklanacağımız, sadece kapısı kalmış medresenin banklarının karşısında her zaman olduğu gibi sokak müzisyenleri Roma Agorası’nı şenlendiriyor.

Sıcak bir kadın eli önce yüzümü kapattı, geriye dönünce boynuma sarıldı. Şaşkındım…

İngilizce konuşmaya başladı. Kısa cümlelerle pişmanlığını izaha çalıştı.

“Biliyorsun, Selahattin” dedi. “Biliyorum” dedim…

Sürpriz sırası bendeydi. “Bak arkana kimi göreceksin!”

Baktı, İstanbul’dan tanıdığı iki kızımı karşısında görünce yüzü kıpkırmızı oldu A’nın. Sanıyorum utandı.

Bu sefer teselli sırası bendeydi. “Boşver” dedim, “Hiçbir şey anlatmak, izah etmek zorunda değilsin, sen de biz de Atina’nın keyfini çıkaralım…”

Arkadaşım A. ile yaklaşık iki yıl sonra karşılaşıyorduk. Atina’da tanışmıştık. Yunanistan’ı sevmemde ve tanımamda çok büyük katkısı vardı. Başarısız bir evlilikten sonra Türkiye’ye döndüğünde ailece de dost olmuştuk. Çocuklarımız kardeş gibiydi. Ama ne olduysa 15 Temmuz’dan sonra oldu. Gazetemiz kapandı, İstanbul’dan ayrıldık. Bir geçmiş olsun demedi. Arayıp sormaya korktu belki de… Sonra farkettim ki beni sosyal medya hesaplarından da çıkarmıştı.

Fakat aradan geçen iki yıl sonunda ikimizin de sevdiği Atina’da karşılaşınca her şeyi unuttuk. Sarıldık ve güzel günleri andık. A’nın mahcubiyetini gidermek, öne eğilen başını kaldırmak ve “Yakında görüşürüz kardeşim” demek bana düştü.

Sonra, Plaka’nın koyu gölgeli sokaklarında kızlarıma sevdiğim kenti gezdirirken çokça bu sahneden söz ettik. Bu sürecin sanal olduğunu, insanların bize düşman olmadığını, sadece korktuklarını ama çok korktuklarını ifade etmeye çalıştım. Bundan sonra Türkiye’de veya dünyanın bir başka yerinde, bugünlerde selamı sabahı kesen arkadaşlarımızı, dostlarımızı utandırmamak gibi, teselli etmek gibi başka görevlerimizin de olacağını anlattım dilim döndüğünce.

İki kızım ağız birliği etmişçesine: “E. Amca’yı da mı baba?”

Belki de… Her yerde adımı bile söylemeden önce “kardeşim” diyen, beni biricik oğlunun “kirve”liğine layık gören, aile dostum meslektaşım E.’yi bile… 25 yıllık meslek hayatımın 20 yılında birlikte olduğum, her gün mutlaka konuştuğum, haftada birkaç kez görüştüğüm, ayda bir kez ailece buluştuğumuz, şehirde birimizi görenlerin mutlaka diğerinin nerede olduğunu sorduğu E.’nin vefasızlığını da sanıyorum affederek atlatabilirim.

Belki de konuyu değiştirmeliyim. Tutkularının peşinden Preveze’ye gelen, indiği gemiden Yunanistan’ın içlerine doğru bir geziye çıkan Lord Byron’a getirmeliyim sözü. O da benim gibi tam burada ama hemen karşımızdaki Roma Agorası’ndaki sekiz köşeli Rüzgâr Kulesi’nin önünde dinlenirmiş çağdaşı Mevlevi dervişleri gibi…

Yanya yoluyla Tepedelenli Ali Paşa’yı ziyaret eden Byron 1810 yılında İzmir üzerinden İstanbul’a varmak üzere yola çıktığında Çanakkale Boğazı’nın kıyısında durmuş. Troya harabelerini gezmiş. Efsane kahramanı Leandros’a özenerek boğazı yüzerek geçmiş. Güneşi ve halkının hoşgörüsünün mutluluk verdiği Yunanistan’da antik çağ aşklarına göndermelerde bulunarak şiirler yazmış:

“Mayıs ayının o güzelim hoşluğuna rağmen
takati tükenmiş kollarımla,
denizde kulaç atıp sanırım bugün,
bir imkânsızı başarıyorum ben”

Aynı mitolojik evrenden ilham alan Behçet Necatigil’in “Nilüfer” şiirindeki mısralar mı daha çok bugünleri anlatıyor yoksa? Erkan Oğur’un harikulade yorumu olmasa da sarsıcı bir müzikaliteye sahip olan “Nilüfer” evet, daha çok bizi anlatıyor…

“Sardı karşı kıyıları karanlık,
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.”

Şiirin büyüsünden hayatın gerçeklerine döndüğümüzde yoldaşlarımız yoksul Arnavutlar, gariban Makedonlar, çaresiz Bulgarlar var etrafımızda. Hayatlarını burada, Afganlarla ve Afrikalılarla Atina’da kazanıyor. Meriç’i binbir macera ile aşan doğulu mültecilerin umuda yolculuklarının da son durağıdır Atina.

Atina şevkatlidir, merhametlidir…

Aşırı sıcaklar, nem ve trafik sizi her an çıldırtabilir. Fakat alternatif metro hatları, binalar arasındaki derin gölgeler sizi tadı çıkarılacak bir Atina’ya götürür. Her ne kadar şehrin sembolü Akropolis’ten bakıldığında içinden çıkılmaz bir labirenti andırsa da gözünüz korkmasın. Atina eğlenceli şehirdir. Meşhur Syntagma şehrin en büyük meydanıdır. Geleneksel giysilerini giymiş Yunan askerlerinin nöbet değişimi bütün turistlerin ilgisini çeker. Pahalı otellerle çevrili meydandan dört bir yana yollar ve bulvarlar çıkar. Ermou caddesi lüks mağazaların yer aldığı ve küçük bir kiliseye çıkan trafiğe kapalı haliyle her zaman işlektir. Yolun sonundan sağa dönerseniz müze ve üniversite bölgesine, sola dönerseniz Monastıraki ve Plaka’ya varırsınız. Buralar günün 24 saati yaşayan, iki katlı evlerin, lokantaların, kafelerin ve küçük müzelerin olduğu semtlerdir. Psiri, kötü alışkanlıklarını bırakmış bir tövbekardır. Yeni hayata alışmanın acemiliği olsa da uyum göstermekte mahirdir. Korkusuzca dolaşabilirsiniz sokaklarında.

Atina’da herhangi bir yerde kaybolsanız bile yolunuz mutlaka Omonia meydanına çıkar. Daha çok göçmenlerin yaşadığı bu bölgede siyahlar, beyazlar, Müslümanlar ve Yahudiler ortodoks Yunanlarla iç içe yaşar. Anarşisti de mesken edinmiştir buraları, komünisti de. Bir köşede eylem örgütleniyordur, diğer köşede pankart hazırlanıyordur.

Arka sokakların karanlık koridorlarında 5 vakit yayılan ezan sesleri yankılanır. Omonia’da liman semti Pireus’a doğru giderseniz Türklerin ve Müslüman azınlığın yaşadığı Gazi mahallesini, modern Menaki müzesini Atina’nın ibadete açık tek camiini bulursunuz. Kahvelerin önünde yaz kış mangallar yanar. Elde avuçta ne varsa üzerinde birkaç defa köz ateşinde pişirilir, masalara gelir. Ne bereketli bir masadır ki o, bazen iki yada üç kişi doyar bazen bütün mahalle.

Bir kandilde birkaç sayfa ‘mevlidcik’ okutmak ister sakinleri. Fakat cenazeli bile olsa 800 kilometre ötedeki mübarek toprakların yani İskeçenin ve Gümünlcine’nin yolunu tutarlar.

Pirenin iki limanının adı Türk ve Paşa limanlarıdır. Faliro gibi denize kıyısı olan semtlerde ise daha çok Türkiye’den mübadele ile gitmiş Rumlar yaşar.

Atina’yı gündelik sıradan jestlerin başkenti olarak hatırlayacağım hep. Atina’nın herhangi bir mahallesinde kahve içiyorsunuz, hesabı ödemek istiyorsunuz, garson “Yan masadaki arkadaş ödedi sizin ödemenize gerek yok,” diyor. Hayırdır, deyip yanına gidiyorsunuz. Genç, “Babaannem vefat etti ben küçükken Türkçe kelimeler duyardım. O da Türkiye’den göç etmişti. Ben de siz kahve içerken Türkçe kelimeler duydum babaannemi hatırladım, kabul edin,” diyor.

Bazen bir taksiye biniyorsunuz. Türkçe konuştuğunuzu anlayınca Müzeyyen Senar’ın albümünü çıkarıyorlar. Mahalledeki fırıncıyla da dost olursunuz, Balıkpazarı’ndaki helal et satan Mısırlı kasapla da…

Artık Syntagma, Plaka ve Kolonaki kadar portakal kokulu İlliopoli de gözlerimin önüne gelecek. Eşime ve iki kızıma yedi ay boyunca ‘ev’ olan semtteki eskimeyen dostlarımı hiç unutmayacağım. Bize sadece kullanmadıkları hanelerini değil, gönüllerini de açtılar.

Yunanca yazılı poşetlerin içinde Türkçe kitaplarla kapımızı çalan arkadaşlarımın, “Canları sıkılır, belki Türkçe bir şeyler okumak isterler” sesleri hep kulağımda çınlayacak. Kutsal noel günlerinde evlerinde küçük partiler veren ahpaplarımın davetini de unutmayacağım… Tıpkı, yılbaşı öncesi Atina’nın ışıltılı vitrinlerinden birinde yeni yıl neşesine katılsınlar diye kızlarıma ‘hediye çeki’ takdim etme inceliğini gösteren yıllanmış dostlarımı ve dostluklarını unutmayacağım gibi.

Elbette ‘Atina’nın çağdaş bilgesi’nin ‘baba duyarlılığı’ ile bize kol kanat germesini, İstanbul hanımefendisi eşinin bildik tadlarla süslediği sofrasını açmasını da…