Dünya yıkılsa, kıyamet kopsa Sivas’tan geriye ne kalır? diye sorsalar, herhalde verilecek cevap bellidir: Altıncı Şehir.

İnce Minaresi, Gök Medresesi, Divriği’de insanı çıldırtacak güzellikteki şifahanesi unutulsa da Sivas’ı anlatan Altıncı Şehir kitabı ve tabii yazarı Ahmet Turan Alkan hiç unutulmayacaktır.

Doğduğu şehre tutkusu, Türkçe’ye bir abide eser kazandırmaya vesile olmuştur. Şimdi Silivri F Tipi Kapalı Cezaevi’nde çile dolduran, 1954 doğumlu Ahmet Turan Alkan ilk kitabıyla şöhretin zirvesine çıkan yazarlar kategorisinin en başındaki isimdir.

Türkiye kamuoyu gibi ben de Ahmet Turan Alkan adını, ilk defa Altıncı Şehir’le duydum. Kitap Ötüken Yayınları’ndan çıkmıştı ve hiç reklam yapılmamasına rağmen kısa bir süre sonra, kitaba aşina hemen her ismin kütüphanesinde yerini almıştı. Tabii bu durum, yazarına da şöhretin kapılarını ardına kadar açmıştı.

1994’te Aksiyon kurulurken, hiç şüphesiz kadronun dergide en çok görmek istediği isimlerin başında Ahmet Turan Alkan geliyordu. Yalçın Çetinkaya, dergide yazması için Alkan’a teklif götürmüştü. Ancak bizi tadsız bir sürpriz bekliyordu: Dönemin lider dergisi Aktüel bizden erken davranmış, Alkan’ı yazar kadrosuna katmıştı.

ZAMAN’DA YAZMAYA BAŞLADI

Aksiyon ekibinin eli böğründe kalmıştı, ama bu durum çok uzun sürmedi. Zaman sayfalarını farklı görüş ve düşüncedeki aydınlara açmaya karar vermiş, bu çerçevede Hilmi Yavuz, Sezer Tansuğ gibi daha çok solcu aydınların bildiği isimleri kadrosuna dahil etmişti. Türkiye’nin tanınan gazetecileri de misafir yazar olarak Zaman’da yazılar kaleme almışlar, muhafazakâr kesime ilk elden ulaşma şansı yakalamışlardı.

Türkiye’de laik-antilaik gerginliği, adım adım kutuplaşmaya evriliyordu. Birbiri ardına laik aydınlara düzenlenen suikastler bu kutuplaşmayı hızla çatışmaya dönüştürme potansiyeli taşıyordu. Böyle bir dönemde laik, Atatürkçü kimliğiyle bilinen isimlere yazma imkanı vermek oldukça önemliydi. Sadece laik yazarları değil, Sağ kesimin özgürlükçü kalemlerini de Zaman kendi kadrosunda görmek istiyordu.

İşte tam bu günlerde Ahmet Turan Alkan’ın artık Zaman’da da yazacağını öğrenmiştik. Hafta içi kendi adıyla yazacak olan Alkan, hafta sonu ise Recai Güllaptan müstearıyla mizahi yazılar kaleme alacaktı. Bu hiç kuşkusuz hem okuru hem de Feza Gazetecilik çalışanlarını oldukça mutlu eden bir haberdi. Benim Alkan’la tanışıklığım tam da bugünlerde başladı…

Alkan, bir vesile ile İstanbul’a gelmiş ve Zaman’ı ziyaret etmişti. Kültür-Sanat sayfasındaki arkadaşların aracılığıyla tanışmıştım. Akşam ise dar bir kadroyla yemek yiyecek, arkasından da Yavuz Bingöl-Şükriye Tutkun konserine gidecektik. Ahmet Turan Alkan’ı ve Beşir Ayvazoğlu’nu da konsere davet ettik. İki isim de davetimizi kabul ettiler. Bu konserin izlenimlerini Alkan, hafta sonu köşesinde anlatmıştı. Benden de, “Haber merkezinin, uzun saçlı (saçlarım sırtıma gelecek kadar uzundu ve bu yüzden bağlamıştım) yiğit evladı” diye bahsetmişti. Bu satırlar ve ilk karşılaşmamızdaki sıcaklık, Alkan’la uzun yıllar devam eden bir aşinalığın başlangıcı olmuştu.

DEMOKRASİYİ İÇSELLEŞTİRMİŞ BİR MİLLİYETÇİ

Ben bu karşılaşmadan bir süre sonra Zaman’dan ayrıldım ve Aktüel’e geçtim. Ahmet Turan Alkan da, Aktüel’de düzenli yazılar kaleme alıyordu. Alkan, ilkeleri olan, bunlardan hiçbir şekilde taviz vermeyen bir isimdi. Aktüel ve Zaman yazılarını birlikte değerlendirdiğinizde aralarında hiçbir fark olmadığını rahatlıkla görebiliyordunuz. Tabii bu benzerlik yazılardaki fikri beraberlik için geçerliydi, elbette dergi ve gazete yazıları üslup itibariyle birbirinden farklıydı.

28 Şubat Süreci’nin en buhranlı günlerinde bile fikirlerinden taviz vermemiş, üslubunca yaşananlara tavır alabilmişti. Alkan için bu gerçekten büyük bir riskti. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi ve merkez medyada yazıyordu. Dönemin kudretli isimleri, askerler bütün yazarları, yazıları tedkik ediyorlardı. Alkan burada hatırı sayılır bir risk almıştı.

Alkan, bütün mahfillerde Ülkücü kimliğiyle biliniyordu. Gerçektende gençlik yıllarında Sivas Ülkü Ocakları’nda görev almıştı, ama burada takılıp kalmamış, ideolojik kimliğinin dar kalıplarını aşmış ve hemen her kesimin saygı duyduğu bir isim haline gelmişti. Alkan, o gün de, bugün de hiçbir kampın, hizbin, görüşün, düşüncenin adamı değildi ve olmamıştı. Bu yüzden hepimiz için çok değerli bir yazardı.

Bu görüşümü teyit eden bir olayı ABD’de, Houston’da öğrenmiştim. Cuma namazı kıldığımız caminin imamı bir müddet Sivas’ta görev yapmıştı ve Alkan’la da tanışmıştı. Alkan, arkadaşın Hizmet’ten olduğunu öğrenince, bazı konularla ilgili tenkitlerini iletmişti. Öncelikle Hizmet mensuplarının tek kaynaktan beslendiğini, bunun aşılması gerektiğini söylemişti. Arkadaş ise bunun mümkün olmadığını, şayet bu tür bir adım atılırsa Hizmet’te kimsenin kalmayacağını ifade etmişti. Tabii bunun ne kadar tuhaf ve anlamsız bir savunma olduğunu anlamamıştı.

ELEŞTİRİRKEN BİLE ZARİFTİ

Alkan, 1999 Marmara Depremi’nin hemen ardından İstanbul’a gelmişti. Uçaktan İzmit’te yaşanan felaketin boyutlarını görmüştü ve bundan büyük üzüntü duymuştu. Kurduğu cümleler içindeki acının ipuçlarını veriyordu. Bu tarihten iki yıl kadar sonra ben Aktüel’den ayrıldım, ABD’ye gittim. Kısa bir müddet sonra da dergide yayın yönetmeni değişti. Yeni gelen isim ise farklı bir dergi yapma peşindeydi. Bu yüzden Alkan’ın yazılarına son vermişlerdi. Ahmet Abi’nin buna epey içerlediğini, Zaman’daki yazılarında yaptığı göndermelerden anlaşılıyordu.

Sivas hayranı Alkan, 2008’te üniversiteden emekli olmuş ve İstanbul’a taşınmıştı. Bu herkes için beklenmedik bir karar ve hoş bir sürpriz olmuştu. Alkan’la bu tarihten sonra daha sık görüşme imkanı bulmuştum. Bazen yolumuz Kapalıçarşı’da kesişir, Kilis kebabı yerdik. Alkan bu tadı oldukça sevmişti ve fırsat buldukça Kapalıçarşı’ya uğrar olmuştu.

Alkan’ın güleç yüzünün ardında son derece kararlı bir kişilik vardı. Kendisine ya da başkasına haksızlık, nezaketsizlik yada en hafif tabiriyle “düşüncesizlik” yapılmasından hiç hoşlanmazdı. Bir defasında, Etiler’de bir yazarın düzenlediği toplantıdan dönerken yapılan yanlışlığa kızmış, bindiği araçtan inip, bir taksiyle evine gitmeyi tercih etmişti.

Bugün de, Fatih Camii’nde restorasyon sırasında yaşananlarla ilgili bir haber yapmıştım. Alkan, bu olaya sebep olan kişiyi tanıyordu ve haberin çıktığı gün, birlikte Edirne’yi geziyorlardı. Beni arayarak, haberle ilgili bilgi aldı ve “Tuncaycığım, Pazar günü bu haber aleyhine yazsam, alınır mısın?” dedi. Ben de kesinlikle bununla ilgili bir alınganlığım olamayacağını ve konuyla ilgili farklı görüşler olabileceğini söyledim. Dediği gibi, Pazar günü Zaman’ın ekinde konuyla ilgili bir yazı kaleme almış, beni incitmeden tenkit etmiş, ilk karşılaşmamızda da “Seni nasıl doğradım ama?” diye takılmıştı.

Ahmet Turan Alkan yazısına bir kitapla, Altıncı Şehir’le başladım. Başka bir kitapla, Yatağına Kırgın Irmaklar’la bitireyim. 1984’ten itibaren içinde yeraldığım Hizmet’le 1996’da derin bir kırgınlık yaşamıştım. Etkisini uzun yıllar atamayacağım bir seri olaydan sonra, kendi başıma hareket etmeye karar vermiştim ve o sırada Alkan’ın, Yatağına Kırgın Irmakları’nı keşfettim. Adından da anlaşılacağı gibi, bağrından çıktığı hareketle nasıl yol ayrımına geldiğini anlatan yazıların biraraya geldiği bir kitaptı. O günlerde, Selda Bağcan ve Ahmet Kaya şarkılarıyla birlikte, benim en önemli teselli kaynağımdı. Durur durur, Yatağına Kırgın Irmaklar’dan, Ateş Tecrübeleri’nden yazılar okur, yaşadıklarımın herkesin başına gelebileceğini düşünürdüm. Alkan’ın yazıları bu anlamda kişisel tarihimde unutulmaz izler bırakmıştı.

Ahmet Turan Alkan, kampsız, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir entelektüel. Bu özellikleri yüzünden hapiste. Yazıyla, okumakla, tefekkürle geçmesi gereken günleri belli ki kahırla, üzüntüyle dolu. Güzel Türkçesi ve entelektüel duruşuyla alkışlanması gerekirken büyük bir hak ihlalinin mağduru. Dileyelim ki, bu mağduriyet daha fazla sürmesin…